12 Haziran 2011 Pazar
21 Nisan 2011 Perşembe
KIZIL ADA KARA ADAM
üstüne yürüyeceğim
gözlerim ve üzüm kara
karalar deniz
denizler ne sakin
fırtınada ne olgun üzüm
elimde kalbin atarken
tetiğim tütün kokuyor
gece terlemez konuşmuş muyduk
gündüz öldüreceğim seni
güneşte kuruyana kadar
başında bekleyeceğim
tavanda ki küçük cin adamlar
zafer işareti yaparken gözleri kızıldıyor
eşyaların umursamaz,her şey sarı
yol şeritleri kadar hızlı gideceksin ölüme
taksiciye pardösümü verdim örtecek üstüne
sebebi yok
alnın,göğsün pamuk
güvercin sabah ezanı
ben dün geceden geldim yanına
arka koltukta bu ne şefkat
taksim ilk yardım mı dedin ne uzak
hastaneye gitmeyeceğiz
sahnede ağlayan orta yaşlı kızıl kadın
ne çok benziyor şimdi sana
yaşanmış herşey nasıl çaresiz kalıyor
ışığa kitlenmiş göz bebeği yaşla dolacak
bir ağlasak ay dönecek dünya duracak
tasmasından çekeceğim sabahın
uyku tavanda
izliyorum duyacağım
sen ada deniz arasında bir çizgiyken
ya ölmezsen?
YAZAN: Emre YAZAN
gözlerim ve üzüm kara
karalar deniz
denizler ne sakin
fırtınada ne olgun üzüm
elimde kalbin atarken
tetiğim tütün kokuyor
gece terlemez konuşmuş muyduk
gündüz öldüreceğim seni
güneşte kuruyana kadar
başında bekleyeceğim
tavanda ki küçük cin adamlar
zafer işareti yaparken gözleri kızıldıyor
eşyaların umursamaz,her şey sarı
yol şeritleri kadar hızlı gideceksin ölüme
taksiciye pardösümü verdim örtecek üstüne
sebebi yok
alnın,göğsün pamuk
güvercin sabah ezanı
ben dün geceden geldim yanına
arka koltukta bu ne şefkat
taksim ilk yardım mı dedin ne uzak
hastaneye gitmeyeceğiz
sahnede ağlayan orta yaşlı kızıl kadın
ne çok benziyor şimdi sana
yaşanmış herşey nasıl çaresiz kalıyor
ışığa kitlenmiş göz bebeği yaşla dolacak
bir ağlasak ay dönecek dünya duracak
tasmasından çekeceğim sabahın
uyku tavanda
izliyorum duyacağım
sen ada deniz arasında bir çizgiyken
ya ölmezsen?
YAZAN: Emre YAZAN
19 Şubat 2011 Cumartesi
18 Şubat 2011 Cuma
VENÜS
gökte var bir venüs biz uyumadık
şafak vakti uyandık
ölmeyelim diye üşürken
bir tek o vardı
bize ait olmayan güzel;
nasıl da yakın
herkes oraya bakıyor tam da koynuna
burası bir kule olsa
merdivenleri boşlukta
inmezdik mahzene
dünyanın yarısını verirdik kurban
gökte bir o var
güneş yoksa o var
uyumadık biz
ölmeyelim diye masal ararken
dünyaya ait olmayan mevsim
şelale renginde
ay çizdi
kendisini silerken teninden
şarkılarla bize uyku bağışladı
dairenin açısız temaşası
başımız göğsümüzde
gözlerimizi açamazdık...
YAZAN:Emre YAZAN
şafak vakti uyandık
ölmeyelim diye üşürken
bir tek o vardı
bize ait olmayan güzel;
nasıl da yakın
herkes oraya bakıyor tam da koynuna
burası bir kule olsa
merdivenleri boşlukta
inmezdik mahzene
dünyanın yarısını verirdik kurban
gökte bir o var
güneş yoksa o var
uyumadık biz
ölmeyelim diye masal ararken
dünyaya ait olmayan mevsim
şelale renginde
ay çizdi
kendisini silerken teninden
şarkılarla bize uyku bağışladı
dairenin açısız temaşası
başımız göğsümüzde
gözlerimizi açamazdık...
YAZAN:Emre YAZAN
2 Şubat 2011 Çarşamba
1 Şubat 2011 Salı
GÖÇ
yıllar öncesinde
penceremde kandığım
tekinsiz bir fırtına
yeniden gelse ,
unuttuğumu sandığım
zaman demiştim ;
gümüş gökyüzü
geçer demiştim ; geçti
öyleyse neden varlığı
korkuları hatırladı?
hey sen benden büyük
anlatma bana büyük gözlü fenersiz ormanı
elinde bastonunla , üstünde çuha
delme göğsümü
içimde kaynayan öz
kandan somut
yine de bir an demiştim;
büyüme uykusu
büyüdüm an'larla
gözlerim küçüldü oysa
eskiye kaçtılar
eşyalarla mühürlendiler
hepsini tanırım oysa ; büyümüştüm
ama anlamak vardı
anlatmak an'da kaldı
YAZAN : Emre YAZAN
penceremde kandığım
tekinsiz bir fırtına
yeniden gelse ,
unuttuğumu sandığım
zaman demiştim ;
gümüş gökyüzü
geçer demiştim ; geçti
öyleyse neden varlığı
korkuları hatırladı?
hey sen benden büyük
anlatma bana büyük gözlü fenersiz ormanı
elinde bastonunla , üstünde çuha
delme göğsümü
içimde kaynayan öz
kandan somut
yine de bir an demiştim;
büyüme uykusu
büyüdüm an'larla
gözlerim küçüldü oysa
eskiye kaçtılar
eşyalarla mühürlendiler
hepsini tanırım oysa ; büyümüştüm
ama anlamak vardı
anlatmak an'da kaldı
YAZAN : Emre YAZAN
26 Kasım 2010 Cuma
İS'Lİ GEÇMİŞ ZAMAN
kalbim paramparça
aldırma
tıpkı bu hasır çardaklar gibi
aldırma zamana
ne çocuklar geçti bahçeler yeşildi
büyürken geçtim nehirden
yatay evren
gözlerim güler
günlerim ağlar
büyürken geçtim yanından
söyledim mi sana
en uzun kelebeğin öyküsü
en kısa bizim hayatımız
böyle aldın koynuna beni
taze bir kır vardı gözünde
sonra sarıya sardı gökler
ne severdim solarken sarıyı
söyledim sana
sarının sonu tutuşmaktır
kupkuru ağaçta baharı beklemektir
sen yoktun ben bir ormana aşık oldum
böyle girdim koynuna
ismimi yazdı koynuna
daha aşka çok bahar uğrayacak
daha başka çok bahar ağlayacak
kalp kalbe karşıdır
göz gözde demlenir
bütün düşler beynin üzerindedir
bütün ayaklar beynin altındadır
ayakların cezası ömür boyu gidememektir...
YAZAN : Emre YAZAN
aldırma
tıpkı bu hasır çardaklar gibi
aldırma zamana
ne çocuklar geçti bahçeler yeşildi
büyürken geçtim nehirden
yatay evren
gözlerim güler
günlerim ağlar
büyürken geçtim yanından
söyledim mi sana
en uzun kelebeğin öyküsü
en kısa bizim hayatımız
böyle aldın koynuna beni
taze bir kır vardı gözünde
sonra sarıya sardı gökler
ne severdim solarken sarıyı
söyledim sana
sarının sonu tutuşmaktır
kupkuru ağaçta baharı beklemektir
sen yoktun ben bir ormana aşık oldum
böyle girdim koynuna
ismimi yazdı koynuna
daha aşka çok bahar uğrayacak
daha başka çok bahar ağlayacak
kalp kalbe karşıdır
göz gözde demlenir
bütün düşler beynin üzerindedir
bütün ayaklar beynin altındadır
ayakların cezası ömür boyu gidememektir...
YAZAN : Emre YAZAN
20 Kasım 2010 Cumartesi
YILDIZ - HIRSIZ

yıldız çalarım ben
çatılarda gölge gibiyim geceleyin
göklerin mücevheridir onlar
dokunduğum anda avuçlarım buz olurlar
kötülük etmem kimseye bundan başka
yıldız çalarım ben;
aklımdan bir kıta göç ettiğinden beri
sivri pabuçlarım bir de kel kafam
başkaca hinliğim yoktur
hayran olduğum ay'dan çekinirim bir tek
yalnızca o görür kopardığımı çocuklarını
affetsin diye tanrı ve ay'a ayrı ayrı yalvarırım
buradan ince bir yağmurla yeryüzüne ineceğiz
torbamda yıldızlar ;
gündüz birer taş gibi
ömrüm ve zaman beyazda duruyor
zümrüt ve diğerleri ışıltıdan doğuyor
çalıyorum tüm renklerini gecenin
mavi ve siyahta bir kül kadar renksizim
ancak yıldızların aşkı içimde kırmızı şimdi
odama asacağım onları ki;
gölgem bile naif bir tüle dönüşsün
parlasın gözlerim ve pencerelerim
ayaklarım yerde , aklım göklerde
bir fanus gördüm düşümde
alemlerden aleme nefes nefese
göklere çıkamazsam
gökleri getiririm bize
Çizim: graphiceverywhere
YAZAN : Emre YAZAN
10 Kasım 2010 Çarşamba
Uzay boşluğu. zannedersem tek eksiğimiz uzay boşluğuydu.
Sandalyeye oturdu, kafasını ellerinin içine aldı ve saçlarını çekerek acının içinde birşeyler uyandırmasını bekledi. herhangi birşey, herhangi bir duygu. Acı arttıkça onu düşündü; bir kıvılcım, ufak bir sızı. Hayır, hiçbirşey. kalemi ve kağıdı yere savurarak dizlerinin üzerine yere düştü. Ellerini kavuşturarak yukarıya doğru baktı ve kafasını sallamaya başladı. 3 sene diye düşündü. O günden buyana geçen tam 3 koca yıl. ve koca bir hiç. 3 yıl öncesini şimdiye bağlayan ince pamuk ipliği, gökyüzünün sınırlarını çizen bir ufuk çizgisi gibi; gri, hareketsiz. Gökkuşağının bittiği yerde bir kazan dolusu altın vaadeedilmesi gibi; çizginin gölgesi altında kalan herkese mutsuzluk vaadediyordu. Tıpkı o günden sonra hayatına giren herkese onun bahşettiği gibi. yapmacık muhabbetler, heyecansız flörtler, tutkusuz seksler. Arkadaşları haklı olmalıydı, yada belki de konuşan testosterondu. farketmez. Dönüp dolaşıp geldiği yer yine aynı nokta. Bu masa, bu sandalye, bu kalem, farklı boş sayfalar. Odanın bir köşesinde buruşturulup atılmış kağıt yığınına baktı. Ziyan olmuş hayatlar, kaçırılmış fırsatlar. Belki paralel evren de şansım yaver gitmiştir diye düşünerek hayatında ki önemli karar anlarını hatırlamaya çalıştı. Ve hemen kendisinin kahkaha olarak tanımlayacağı bir ses çıkardı, anılar dağıldı. Kelebeğin etkisi mi, kafasında filler tepinse hiçbirşey değişmezdi. Ama belki.
Belki o son içkiyi içmeseydi. O son öpücüğü almasaydı. O son bakışı atmasaydı. O son anda direksiyonu kırabilseydi.
Eve gidebilseydik. Müzikle sevişebilseydik. Kollarımda uykuya dalabilseydi.
Gülümsedi ve yığına başka bir kağıdı buruşturup attı.
Sandalyeye oturdu, kafasını ellerinin içine aldı ve saçlarını çekerek acının içinde birşeyler uyandırmasını bekledi. herhangi birşey, herhangi bir duygu. Acı arttıkça onu düşündü; bir kıvılcım, ufak bir sızı. Hayır, hiçbirşey. kalemi ve kağıdı yere savurarak dizlerinin üzerine yere düştü. Ellerini kavuşturarak yukarıya doğru baktı ve kafasını sallamaya başladı. 3 sene diye düşündü. O günden buyana geçen tam 3 koca yıl. ve koca bir hiç. 3 yıl öncesini şimdiye bağlayan ince pamuk ipliği, gökyüzünün sınırlarını çizen bir ufuk çizgisi gibi; gri, hareketsiz. Gökkuşağının bittiği yerde bir kazan dolusu altın vaadeedilmesi gibi; çizginin gölgesi altında kalan herkese mutsuzluk vaadediyordu. Tıpkı o günden sonra hayatına giren herkese onun bahşettiği gibi. yapmacık muhabbetler, heyecansız flörtler, tutkusuz seksler. Arkadaşları haklı olmalıydı, yada belki de konuşan testosterondu. farketmez. Dönüp dolaşıp geldiği yer yine aynı nokta. Bu masa, bu sandalye, bu kalem, farklı boş sayfalar. Odanın bir köşesinde buruşturulup atılmış kağıt yığınına baktı. Ziyan olmuş hayatlar, kaçırılmış fırsatlar. Belki paralel evren de şansım yaver gitmiştir diye düşünerek hayatında ki önemli karar anlarını hatırlamaya çalıştı. Ve hemen kendisinin kahkaha olarak tanımlayacağı bir ses çıkardı, anılar dağıldı. Kelebeğin etkisi mi, kafasında filler tepinse hiçbirşey değişmezdi. Ama belki.
Belki o son içkiyi içmeseydi. O son öpücüğü almasaydı. O son bakışı atmasaydı. O son anda direksiyonu kırabilseydi.
Eve gidebilseydik. Müzikle sevişebilseydik. Kollarımda uykuya dalabilseydi.
Gülümsedi ve yığına başka bir kağıdı buruşturup attı.
Yazan: Erdem Abidinoğlu
8 Kasım 2010 Pazartesi
hayatta herşey bir mastürbasyon. ilişkiler başladıkları zaman ki heyecanlarını hiçbir zaman korumuyorlar. yeni bir insanı tanımanın heyecanı, eski bir insana tahamül etmeye çalışmaya dönüşüyor. aşk da bunun mazareti. ve bunları yazmama, dolayısıyla bilmeme rağmen aşkın ızdırabını çeken güruhta ki gerizekalı yandaşlarım ile saflarımızı sıklaştırıyoruz; klişe, insanın içini cız ettiren repliklerimizle moralimizi yüksek tutup düşmanı olmayan bir savaşta taauruza kalkıyoruz.
tepeleri aşıyoruz, ağaçların etrafından, kayaların üstünden atlıyoruz, teker teker gerizekalılar tepelerden yuvarlanarak, ağaçlara çarparak, kayalarda sekerek çekişiyor. bazıları diğerlerine yardım ediyor ama kendilerini götürmekten acizler, yine de parçalarını feda ederek onları ayağa kaldırmaya çalışıyorlar, yolun sonunda ona ulaşacakları ve başka bir ruha da bu yüce uğur da yardım edeceği için kendilerini mağrur görüyorlardı.
ben ise bu savaşı önceden vermiş, vaha zannettiğim kumlarda gereğinden fazla debelenmiştim, düşenleri umursamadan ileri doğru yürüyordum. kendini kandırmanın bilincin de, ama yine de amacına ulaşmak isteyen amaçsız bir asker. gözümü ufka dikip sadece yürüyordum, tepeler sallanmaya, dallar üstüme düşmeye, kayalar altımdan yuvarlanmaya başladığında ki yaşadığım dejavu bile bu yoldan beni alıkoyamıyordu. artık gerizekalı yoldaşlarım azalmaya ve birbirlerine yardım etmemeye başladı, bazılarının kolları, bazılarının bacakları eksik. hepsinin kafasında aynı düşünce, farklı yüzler. ama gözlerinde ki parıltı yola çıktıklarında kinin yanında bir esinti gibi kalmış artık. dejavu’yu tekrar yaşıyorum. gözlerin de kendi silüetimi yakalıyorum; bitmiş, tek kolu olmayan bir gölge. aşağı bakıyorum; kolum yerinde. ama göğüs boşluğumun olması gereken yerde bir yük var, bir yumruk icabına bakıyor. yada ben öyle düşünüyorum.
bir tepe, yemyeşil uzun otlar. soğuk, denizden gelen bir rüzgar esip saçlarını savuruyor parçalanmış gerizekalıların. son bir gayret; bir adım, bir sürünme, bir rahatlama çığlığı. aklım da, gördüklerim ve anılarım birbirine karışıyor, ne ummam gerektiği bilmiyorum. bilinmezliğin getirdiği korku, yolculuk boyunca ilk defa koşmama neden oluyor. tepeye doğru çıkıyorum, herkes arkamda. zirve de güneşin ışığı mızrak gibi alnımı deliyor. gülümsüyorum. martıların çığlıkları, deniz kokusu. ve o anda hatırlıyorum; akbabaların çığlıkları, kumların uğultusu. yere düşerken arkama bakıyorum; sadece çöl, bir kol parçası ve kan kokusu.
tepeleri aşıyoruz, ağaçların etrafından, kayaların üstünden atlıyoruz, teker teker gerizekalılar tepelerden yuvarlanarak, ağaçlara çarparak, kayalarda sekerek çekişiyor. bazıları diğerlerine yardım ediyor ama kendilerini götürmekten acizler, yine de parçalarını feda ederek onları ayağa kaldırmaya çalışıyorlar, yolun sonunda ona ulaşacakları ve başka bir ruha da bu yüce uğur da yardım edeceği için kendilerini mağrur görüyorlardı.
ben ise bu savaşı önceden vermiş, vaha zannettiğim kumlarda gereğinden fazla debelenmiştim, düşenleri umursamadan ileri doğru yürüyordum. kendini kandırmanın bilincin de, ama yine de amacına ulaşmak isteyen amaçsız bir asker. gözümü ufka dikip sadece yürüyordum, tepeler sallanmaya, dallar üstüme düşmeye, kayalar altımdan yuvarlanmaya başladığında ki yaşadığım dejavu bile bu yoldan beni alıkoyamıyordu. artık gerizekalı yoldaşlarım azalmaya ve birbirlerine yardım etmemeye başladı, bazılarının kolları, bazılarının bacakları eksik. hepsinin kafasında aynı düşünce, farklı yüzler. ama gözlerinde ki parıltı yola çıktıklarında kinin yanında bir esinti gibi kalmış artık. dejavu’yu tekrar yaşıyorum. gözlerin de kendi silüetimi yakalıyorum; bitmiş, tek kolu olmayan bir gölge. aşağı bakıyorum; kolum yerinde. ama göğüs boşluğumun olması gereken yerde bir yük var, bir yumruk icabına bakıyor. yada ben öyle düşünüyorum.
bir tepe, yemyeşil uzun otlar. soğuk, denizden gelen bir rüzgar esip saçlarını savuruyor parçalanmış gerizekalıların. son bir gayret; bir adım, bir sürünme, bir rahatlama çığlığı. aklım da, gördüklerim ve anılarım birbirine karışıyor, ne ummam gerektiği bilmiyorum. bilinmezliğin getirdiği korku, yolculuk boyunca ilk defa koşmama neden oluyor. tepeye doğru çıkıyorum, herkes arkamda. zirve de güneşin ışığı mızrak gibi alnımı deliyor. gülümsüyorum. martıların çığlıkları, deniz kokusu. ve o anda hatırlıyorum; akbabaların çığlıkları, kumların uğultusu. yere düşerken arkama bakıyorum; sadece çöl, bir kol parçası ve kan kokusu.
YAZAN: Erdem Abidinoğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









