21 Nisan 2011 Perşembe

KIZIL ADA KARA ADAM

üstüne yürüyeceğim


gözlerim ve üzüm kara

karalar deniz

denizler ne sakin

fırtınada ne olgun üzüm

elimde kalbin atarken

tetiğim tütün kokuyor

gece terlemez konuşmuş muyduk

gündüz öldüreceğim seni

güneşte kuruyana kadar

başında bekleyeceğim

tavanda ki küçük cin adamlar

zafer işareti yaparken gözleri kızıldıyor

eşyaların umursamaz,her şey sarı

yol şeritleri kadar hızlı gideceksin ölüme

taksiciye pardösümü verdim örtecek üstüne

sebebi yok

alnın,göğsün pamuk

güvercin sabah ezanı

ben dün geceden geldim yanına

arka koltukta bu ne şefkat

taksim ilk yardım mı dedin ne uzak

hastaneye gitmeyeceğiz

sahnede ağlayan orta yaşlı kızıl kadın

ne çok benziyor şimdi sana

yaşanmış herşey nasıl çaresiz kalıyor

ışığa kitlenmiş göz bebeği yaşla dolacak

bir ağlasak ay dönecek dünya duracak

tasmasından çekeceğim sabahın

uyku tavanda

izliyorum duyacağım

sen ada deniz arasında bir çizgiyken

ya ölmezsen?


YAZAN: Emre YAZAN

18 Şubat 2011 Cuma

VENÜS

gökte var bir venüs biz uyumadık
şafak vakti uyandık
ölmeyelim diye üşürken
bir tek o vardı
bize ait olmayan güzel;
nasıl da yakın
herkes oraya bakıyor tam da koynuna
burası bir kule olsa
merdivenleri boşlukta
inmezdik mahzene
dünyanın yarısını verirdik kurban
gökte bir o var
güneş yoksa o var
uyumadık biz
ölmeyelim diye masal ararken
dünyaya ait olmayan mevsim
şelale renginde
ay çizdi
kendisini silerken teninden
şarkılarla bize uyku bağışladı
dairenin açısız temaşası
başımız göğsümüzde
gözlerimizi açamazdık...

YAZAN:Emre YAZAN

2 Şubat 2011 Çarşamba


                                                                http://ellerveizleri.tumblr.com/

1 Şubat 2011 Salı

GÖÇ

yıllar öncesinde
penceremde kandığım
tekinsiz bir fırtına
yeniden gelse ,
unuttuğumu sandığım
zaman demiştim ;
gümüş gökyüzü
geçer demiştim ; geçti
öyleyse neden varlığı
korkuları hatırladı?
hey sen benden büyük
anlatma bana büyük gözlü fenersiz ormanı
elinde bastonunla , üstünde çuha
delme göğsümü
içimde kaynayan öz
kandan somut
yine de bir an demiştim;
büyüme uykusu
büyüdüm an'larla
gözlerim küçüldü oysa
eskiye kaçtılar
eşyalarla mühürlendiler
hepsini tanırım oysa ; büyümüştüm
ama anlamak vardı
anlatmak an'da kaldı

YAZAN : Emre YAZAN

26 Kasım 2010 Cuma

İS'Lİ GEÇMİŞ ZAMAN

kalbim paramparça
aldırma

tıpkı bu hasır çardaklar gibi
aldırma zamana

ne çocuklar geçti bahçeler yeşildi
büyürken geçtim nehirden
yatay evren

gözlerim güler
günlerim ağlar
büyürken geçtim yanından

söyledim mi sana
en uzun kelebeğin öyküsü
en kısa bizim hayatımız

böyle aldın koynuna beni
taze bir kır vardı gözünde
sonra sarıya sardı gökler
ne severdim solarken sarıyı

söyledim sana
sarının sonu tutuşmaktır
kupkuru ağaçta baharı beklemektir

sen yoktun ben bir ormana aşık oldum
böyle girdim koynuna
ismimi yazdı koynuna

daha aşka çok bahar uğrayacak
daha başka çok bahar ağlayacak

kalp kalbe karşıdır
göz gözde demlenir
bütün düşler beynin üzerindedir
bütün ayaklar beynin altındadır
ayakların cezası ömür boyu gidememektir...


YAZAN : Emre YAZAN

20 Kasım 2010 Cumartesi

YILDIZ - HIRSIZ



yıldız çalarım ben
çatılarda gölge gibiyim geceleyin

göklerin mücevheridir onlar
dokunduğum anda avuçlarım buz olurlar

kötülük etmem kimseye bundan başka
yıldız çalarım ben;
aklımdan bir kıta göç ettiğinden beri

sivri pabuçlarım bir de kel kafam
başkaca hinliğim yoktur

hayran olduğum ay'dan çekinirim bir tek
yalnızca o görür kopardığımı çocuklarını
affetsin diye tanrı ve ay'a ayrı ayrı yalvarırım

buradan ince bir yağmurla yeryüzüne ineceğiz
torbamda yıldızlar ;
gündüz birer taş gibi


gece olunca anlıyoruz
ömrüm ve zaman beyazda duruyor
zümrüt ve diğerleri ışıltıdan doğuyor

çalıyorum tüm renklerini gecenin
mavi ve siyahta bir kül kadar renksizim
ancak yıldızların aşkı içimde kırmızı şimdi

odama asacağım onları ki;
gölgem bile naif bir tüle dönüşsün
parlasın gözlerim ve pencerelerim

ayaklarım yerde , aklım göklerde
bir fanus gördüm düşümde
alemlerden aleme nefes nefese

göklere çıkamazsam
gökleri getiririm bize

Çizim: graphiceverywhere
YAZAN : Emre YAZAN
Fotoğraflar: Bedirhan PEHLİVANLI

10 Kasım 2010 Çarşamba

Uzay boşluğu. zannedersem tek eksiğimiz uzay boşluğuydu. 

Sandalyeye oturdu, kafasını ellerinin içine aldı ve saçlarını çekerek acının içinde birşeyler uyandırmasını bekledi. herhangi birşey, herhangi bir duygu. Acı arttıkça onu düşündü; bir kıvılcım, ufak bir sızı. Hayır, hiçbirşey. kalemi ve kağıdı yere savurarak dizlerinin üzerine yere düştü. Ellerini kavuşturarak yukarıya doğru baktı ve kafasını sallamaya başladı. 3 sene diye düşündü. O günden buyana geçen tam 3 koca yıl. ve koca bir hiç. 3 yıl öncesini şimdiye bağlayan ince pamuk ipliği, gökyüzünün sınırlarını çizen bir ufuk çizgisi gibi; gri, hareketsiz. Gökkuşağının bittiği yerde bir kazan dolusu altın vaadeedilmesi gibi; çizginin gölgesi altında kalan herkese mutsuzluk vaadediyordu. Tıpkı o günden sonra hayatına giren herkese onun bahşettiği gibi. yapmacık muhabbetler, heyecansız flörtler, tutkusuz seksler. Arkadaşları haklı olmalıydı, yada belki de konuşan testosterondu. farketmez. Dönüp dolaşıp geldiği yer yine aynı nokta. Bu masa, bu sandalye, bu kalem, farklı boş sayfalar. Odanın bir köşesinde buruşturulup atılmış kağıt yığınına baktı. Ziyan olmuş hayatlar, kaçırılmış fırsatlar. Belki paralel evren de şansım yaver gitmiştir diye düşünerek hayatında ki önemli karar anlarını hatırlamaya çalıştı. Ve hemen kendisinin kahkaha olarak tanımlayacağı bir ses çıkardı, anılar dağıldı. Kelebeğin etkisi mi, kafasında filler tepinse hiçbirşey değişmezdi. Ama belki.

Belki o son içkiyi içmeseydi. O son öpücüğü almasaydı. O son bakışı atmasaydı. O son anda direksiyonu kırabilseydi. 

Eve gidebilseydik. Müzikle sevişebilseydik. Kollarımda uykuya dalabilseydi.

Gülümsedi ve yığına başka bir kağıdı buruşturup attı.
Yazan: Erdem Abidinoğlu

8 Kasım 2010 Pazartesi

hayatta herşey bir mastürbasyon. ilişkiler başladıkları zaman ki heyecanlarını hiçbir zaman korumuyorlar. yeni bir insanı tanımanın heyecanı, eski bir insana tahamül etmeye çalışmaya dönüşüyor. aşk da bunun mazareti. ve bunları yazmama, dolayısıyla bilmeme rağmen aşkın ızdırabını çeken güruhta ki gerizekalı yandaşlarım ile saflarımızı sıklaştırıyoruz; klişe, insanın içini cız ettiren repliklerimizle moralimizi yüksek tutup düşmanı olmayan bir savaşta taauruza kalkıyoruz. 
tepeleri aşıyoruz, ağaçların etrafından, kayaların üstünden atlıyoruz, teker teker gerizekalılar tepelerden yuvarlanarak, ağaçlara çarparak, kayalarda sekerek çekişiyor. bazıları diğerlerine yardım ediyor ama kendilerini götürmekten acizler, yine de parçalarını feda ederek onları ayağa kaldırmaya çalışıyorlar, yolun sonunda ona ulaşacakları ve başka bir ruha da bu yüce uğur da yardım edeceği için kendilerini mağrur görüyorlardı.
ben ise bu savaşı önceden vermiş, vaha zannettiğim kumlarda gereğinden fazla debelenmiştim, düşenleri umursamadan ileri doğru yürüyordum. kendini kandırmanın bilincin de, ama yine de amacına ulaşmak isteyen amaçsız bir asker. gözümü ufka dikip sadece yürüyordum, tepeler sallanmaya, dallar üstüme düşmeye, kayalar altımdan yuvarlanmaya başladığında ki yaşadığım dejavu bile bu yoldan beni alıkoyamıyordu. artık gerizekalı yoldaşlarım azalmaya ve birbirlerine yardım etmemeye başladı, bazılarının kolları, bazılarının bacakları eksik. hepsinin kafasında aynı düşünce, farklı yüzler. ama gözlerinde ki parıltı yola çıktıklarında kinin yanında bir esinti gibi kalmış artık. dejavu’yu tekrar yaşıyorum. gözlerin de kendi silüetimi yakalıyorum; bitmiş, tek kolu olmayan bir gölge. aşağı bakıyorum; kolum yerinde. ama göğüs boşluğumun olması gereken yerde bir yük var, bir yumruk icabına bakıyor. yada ben öyle düşünüyorum.

bir tepe, yemyeşil uzun otlar. soğuk, denizden gelen bir rüzgar esip saçlarını savuruyor parçalanmış gerizekalıların. son bir gayret; bir adım, bir sürünme, bir rahatlama çığlığı. aklım da, gördüklerim ve anılarım birbirine karışıyor, ne ummam gerektiği bilmiyorum. bilinmezliğin getirdiği korku, yolculuk boyunca ilk defa koşmama neden oluyor. tepeye doğru çıkıyorum, herkes arkamda. zirve de güneşin ışığı mızrak gibi alnımı deliyor. gülümsüyorum. martıların çığlıkları, deniz kokusu. ve o anda hatırlıyorum; akbabaların çığlıkları, kumların uğultusu. yere düşerken arkama bakıyorum; sadece çöl, bir kol parçası ve kan kokusu.
YAZAN: Erdem Abidinoğlu